Aristo’dan manidar bir mesaj…

Aristo’ya bir gün ”En iyi dostun kim?” diye sormuşlar. Kendisi en iyi dostunun terzisi olduğunu söylemiş. Dostları ”Nasıl olur? Uzun yıllardır birlikte olduğun, felsefe yaptığın dostların var, birlikte doğup büyüdüğün akrabaların var, kardeşlerin var, onlar dururken niye terzini seçtin.” diye sitemle karışık bir sual yönelttiklerinde Aristo’dan çok manidar bir yanıt gelir:

Onlar beni hala ilk tanıdıkları zamanlarda verdikleri kanaatlere göre yorumluyorlar, beni kafalarında bir yere koydular ve bana dair düşüncelerine karar verip sabitlediler, tekrar ölçmüyorlar. Oysa terzim benim için dikeceği her yeni giyside ölçülerimi tekrar tekrar alır. Beni her seferinde bir kez daha, yeni baştan değerlendirir. Zamanla birlikte benim de değişebileceğim öngörüsünü hep aklında taşır.

Detaylar ipe götürür ya da ipten alır ;)

ÜNLÜ AVUKAT PETROCELLİ’ NİN KAYBETTİĞİ TEK DAVA…

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Futbolcu yakalanmıştı. Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu. Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:

– “Sayın jüri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum.. Buna az sonra sizler de inanacaksınız. Neden mi? Bakın, şimdi 1’den 10’a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen eşi bu kapıdan içeri girecek..
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10…”

Bütün jüri kapıya döndü. Kimse girmedi içeri. Avukat bir savunma dehasıydı; öldürücü hamlesini yaptı..

-“Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız. İşte kararı verirken bunu göz önünde tutmanızı talep ediyorum.”

Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.

Mahkeme çıkısında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı:
-“10’a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. Neden böyle bir karara imza attınız?”
-“Doğru” dedi jüri başkanı; “Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!” :)

Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemli ;)

Bir sultan rüya aleminde dişlerinin önden arkaya doğru döküldüğünü görür. Gördüğü rüyanın yorumunu yaptırmak üzere rüya yorumcularından birini huzuruna çağırır ve ondan gördüğü rüyanın tabirini ister.

“Sultanım!” diye cevap verir tabirci, “O kadar uzun yaşayacaksınız ki, bütün oğullarınızın ölümlerini göreceksiniz.”

Sultan, oğullarının ölümünden bahseden tabircinin sözlerine öfkelenir, muhafızlarına adamı zindana atmalarını emreder.

Sonra başka bir tabirciyi çağırır ve aynı rüyayı ona da anlatır.

“Sultanım!” der bu defaki tabirci,”Allah size o kadar bereketli ve uzun bir ömür hediye edecek ki, evlatlarınızın hepsinin mutluluklarını göreceksiniz ve hepsinden uzun yaşayacaksınız.”

Sultan bu habere çok sevinir ve tabirciye kese kese altın ihsan eder.

İki tabirci de aynı şeyi söylemiş; ama ilki, söyleyeceklerini incelikten uzak, yalın bir üslupla dile getirirken, ikincisi ise insan duygularını gözeten ince ve ustalıklı bir üslup kullanmıştır.

Söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı/bal ile yağ ide bir söz.

Yunus Emre

Ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir.. Seçtiğiniz kelimeler kaderinizi belirler. Doğru seçin!

Sizin fıtratınızda ne var ?

Derviş, suya düşen akrebi kurtarmak ister, elini uzatınca akrep sokar, derviş tekrar dener, akrep yine sokar!. Bunu görenler dayanamaz. Dervişe;

“İyilik yapmak istediğin halde sana zarar verene daha ne diye yardım edersin” derler.

Dervişin cevabı manidardır:

“Akrebin fıtratında sokmak var, benim fıtratımda ise yaratılanı sevmek, merhamet etmek. O fıtratının gereğini yapıyor diye ben niye fıtratımı değiştireyim” :)

Başka insanları tanımak bilgi sahibi olmaktır;
Kendini tanımak ise gerçek bilgeliktir.
Başkaları hakkında uzmanlaşmak kuvvettir;
Kendin hakkında uzmanlaşmak ise gerçek güçtür.

Lao-Tzu (M.Ö. 600)

Zeki insanları işe alıp, sonra onlara ne yapacaklarını söylemek bana mantıklı gelmiyor.

Biz zeki insanları işe alırız ki onlar bize ne yapacağımızı söylesinler. 😉

Steve Jobs

Bardak olmayı bırak, derya olmaya çalış ;)

Yaşlı bir usta, çırağının her gün sürekli bir şeylerden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı ustası ona, bir avuç tuzu, küçük bir testi suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın dediğini yaptı ama içer içmez suyun açılığından tüm içtiğini geri çıkarttı. ”Tadı nasıldı?” diye soran yaşlı ustasına da öfkeyle ”Çok tuzlu ve rahatsız edici” diye cevap verdi.

Usta gülümseyerek çırağını kolundan tuttuğu gibi dükkanın biraz ilersindeki gölün kıyısına götürdü. Çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu silerken aynı soruyu tekrar sordu: ”Tadı nasıldı?” ”Serinletici ve keyifli” diye cevap verdi genç çırak.

”Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı usta, ”Hayır” diye yanıt verdi çırağı. Bunun üzerine gölün kıyısına oturmuş olan çırağının yanına gelen usta şöyle dedi :

Hayattaki acı olaylar çekilen ızdıraplar tıpkı bu tuz gibidir, ne azdır, ne de çok… Izdıramın ve acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu ızdırabın yarattığı acı neyin içerisine konulduğuna göre değişir.

Izdırap çektiğin, acı duyduğun zamanlarda yapman gereken tek şey, sana kötü hissettiren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Bu hayatı güzel bir şekilde yaşamak istiyorsan, artık sen de bardak olmayı bırak, göl olmaya hatta derya olmaya çalış.

Eşin dostun da senin için ”rahatsız edici biridir” yerine ”keyifli biridir” desin… ;))

Gölge etme, başka ihsan istemem…

Bir gün Büyük İskender şehirde gezerken, bir fıçının yanında bir çul ve bir parça ekmek ile yere kıvrılmış halde Diyojen’i görür. Yanındaki adamlara, bu adamın kim olduğunu sorar ve Diyojen’in bir filozof olduğunu öğrenir. Felsefeye karşı sevgisi bulunun İskender yavaşça yaklaşır. Güneşin de vurduğu fıçının yanında Diyojen mayışmış bir halde yatmaktadır.

”Beni tanıyor musun?” diye sorar… Yattığı yerden doğrulan Diyojen’den ‘Tanımama değer biriysen tanışalım” cevabını alır.

Bu cevaptan çok etkilenen Büyük İskender kendini tanıtır ve kendisinden bir şey isteyip istemediğini sorar. Aldığı cevap tarihe geçer. Diyojen, koskoca ve zengin bir devletin imparatoru Büyük İskender’e şöyle der;

Gölge etme, başka ihsan istemem…

Konfüçyüs der ki…

Eğitimli insanların 9 düşüncesi vardır :

  1. Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler.
  2. Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler.
  3. Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler.
  4. Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler.
  5. Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler.
  6. İşlerinde ciddi olmayı düşünürler.
  7. Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler
  8. Öfkelendiklerinde, sorunları düşünürler.
  9. Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler.

Yaşamın en büyük sırrı!

Gençlik çağı, insanın kendisini kanıtlama çabası içinde geçer.

İçinde hırsları, hayalleri ve onu diğer insanlardan ayıran özellikleri olan bir genç, ne yapıp edip bunu ortaya koymalıdır.

Kendisini kanıtlamadan hiç kimse ona ayrıcalık tanımaz. Bu yüzden genç bir insan için en önemli şey başkalarının onu nasıl gördüğü ve onunla ilgili olarak ne düşündüğüdür.

Bu izlenimleri olumluya çevirmek için didinir durur.

Peki bu didinme ne kadar sürmeli?

Yani bir insan kaç yaşına ya da ne zamana kadar kendini kanıtlamakla uğraşmalı?

Bu sorunun cevabı yaşamsaldır ve kişiden kişiye değişir.

Belli bir yaşta insanın kendisini kanıtlama çabası, kendini anlama çabasına dönüşmelidir. Ne var ki bazıları yaşlanır ama olgunlaşamazlar; ömürlerinin sonuna kadar başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğü en önemli konu olarak kalır.

Beğenilmek, sevilmek ister ve bütün güçleriyle bunu sağlamak için uğraşırlar.

Bazıları da belli bir olgunluğa erişince, kendilerini beğendirmeye çalışmaktan vazgeçer ve dünyayı daha rahat bir gözle seyretmeye başlarlar.

Bu aşamada kişinin “nasıl göründüğü” sorusu önemini kaybeder; bunun yerine kendisinin “dünyayı ve insanları nasıl gördüğü” öne çıkar.

Değeri ölçülmeye çalışılan kişiden, değer ölçmeye geçiş aşamasıdır bu.

O kişi artık yarışta değil, jüridedir.

Altın değil sarraftır.

Aktör değil, yönetmendir.

Karatı ölçülen taş değil, kuyumcudur.

Ve bütün bunlar eğer bir iç disiplinin tutarlılığını taşıyorsa, o kişi dünyanın nirengi noktalarından birisi olur.

Çevresindeki insanlar için bir ayar haline gelir.

Bir terazidir, bir ölçüdür.

Bazıları bu noktaya hiç gelemeden ölür ve son sorusu “Acaba beni beğeniyorlar mı?” olur.

Bazıları da iç dünya zenginliği sayesinde manevi birer otorite mertebesi kazanırlar.

Birinciler telaşlıdır, ikinciler sakin.

Birinciler hırsı piriye kapılmıştır; ikinciler, evren içindeki insanoğlunu hangi ölçekte değerlendireceklerinin farkındadırlar.

Yaş insana olgunluk ve bilgelik getirmeli. Her yıl dünyaya biraz daha olgun gözlerle bakmalıyız.

İnsan yaşamının en büyük sırlarından birisi budur.

Zülfü Livaneli – Vatan gazetesi (31.12.2005)

Görsel : flickr.com Antonio Ysursa